20 Ağustos 2010 Cuma

son görüş...

"İnsanın sevdiği birini son kez görmesinden daha kötü olan tek şey; 
Onu son kez gördüğünü biliyor olmasıdır".
[P. Auster]

19 Ağustos 2010 Perşembe

seni....

seni bir "anı" olsun diye sevmedim... 
seni bir "an" sevmedim...
ömürlüktün yüreğimde... 
ama sen söndün içimde...
kendini mum bilip... 


gelsen....

Hep sustum, 
Hep yandım, hep ağladım sen yokken. 
Bir gelsen, 
Yangınlardan alsan beni, 
Bir gelsen, 
Dünyalarımdan alsan beni, 
Bir gelsen, 
Şafaksız gecelerden alsan beni, 
Ama ne zaman gelsen, 
Akşam kızılı gözlerimle bulacaksın beni. 


13 Ağustos 2010 Cuma

gittin....

Gittin...
Nereye gittiğin önemli değildi.
Binlerce kilometre uzaklarda dahi olsan,
iki metre ötemde de fark etmiyordu.
Artık yoktun ve asıl bu düşünce beni felç ediyordu.
Kurtulmalıydım senden,
bu yokluğun duygusundan kurtulmalıydım.
Kurtulamadım...
Gittin...
unutulanların arasına katılmalıydın.
Anıları bir sandığa koyup hayatı
bir yerinden yakalamalıydım.
Bu aşk noktalanmalıydı,
bu sevdadan vazgeçmeliydim.
Yapamadım...
Gittin...
bir okyanusun ortasında,
tek küreği kaybolmuş
sandalda dev dalgalarla boğuşan bir denizciyim artık.
Bil ki; Sevmekten vazgeçmedim seni,
bil ki seninle birlikte sevdanı da taşıyacağım yüreğimde.
BİL Kİ
SENİ...
UNUTAMADIM
YAŞAR KEMAL -GİTTİN


geçmiş...

“Gayet iyi biliyordu ki, hüzün denilen şey tıpkı siyah, dalgalı bir saç teline benziyordu. Hüzün, kopardıkça çoğalıyor, çoğaldıkça arsızlaşıyordu.“
“Ve geçmişi sıla belleyenler ömür boyu gurbette yaşamaya mahkum olduklarına göre, ya hafızayı hatıralşardan uzaklaştırmak lazımdı, ya da hatıraları ait oldukları zamandan. Aksi takdirde, acıtırdı geçmiş; boş yere yaralanırdı insan.“

12 Ağustos 2010 Perşembe

zincir....

Ömrünüzdeki sayılı günlerden bir tekini yaşanmamış sayalım... 
Kaderinizin akışı kim bilir ne kadar farklı olurdu? 
Bu satırları okurken bir an durun, 
yaşamanızı saran o uzun zinciri düşünün... 
İster demirden olsun, ister altından, ister dikenden olsun... 
o sayılı günlerden birini yaşamayıp da ilk halkası meydana gelmeseydi, 
bu zincir belki de hiç örülmezdi.
keşke..... ilk halka olmasaydı....

10 Ağustos 2010 Salı

masal...

Bana bi masal anlattın..

Ben o masalda yaşamaya başladım..

Masallar mutlu sonla biter ya, peki son sayfasını neden yırttın..? 

Sonu hiç gelmeyecek bi masalmı yaşattığını sandın..

Yoksa masalımıza hiçbir sonumu yakıştıramadın..? 

Peki yırttığın sayfayı neden yıllarca başka kitapların arasında sakladın..

Parmak uçlarım hala sen kokuyorken beni bi parça kağıtmı sarsacak sandın..

Sen ne yaşattıysan ben onu yaşadım...


beni anlardınız...

‎"Yeter, aklından çıkar artık onu" diyor kimileri. 
"Siz de aklınızla değil de, yüreğinizle sevseydiniz anlardınız beni".

Beceriksiz...



Kabuğunu koparmadan                
ne bir elmayı soyabildim
ne de iyileştirebildim bir yaramı 
ama karşıma çıkınca 
kızmadım hiç elma kurduna 
bendim çünkü bıçağı saplayan
onun yurduna 
Şair diyorlar benim için 
bilmiyorum oysa 
her şiire konmalı mı uyak 
her yere nedense 
konamıyor teyyare
hay dilimi 
arı türkçe soksun; uçak 
Kaptan olmak isterdim 
aynanın karşısında 
eski bir sinema yıldızı 
gibi ağlayan 
İstanbul`un hatlarında
bir fırça hafifliğiyle gidip
gelen vapurlara 
Eskimo bir şair dokunuyor omuzuma 
ve Kız Kulesi`ni göstererek 
bırak artık diyor üzülmeyi 
yedi tepeli bu şehirde 
şiir okunacak tek yer 
elbette denizin ortasındaki
şu küçük buz dağı 
Terzi olsa da babam 
sökük dikmesini beceremem 
beni yalnızca sen anlarsın 
iğnenin deliğinden geçsin
diye ipliklerin 
bir anlık ıslatıldığı dudaklara 
takılıp kalan annem 


Sunay Akın 

9 Ağustos 2010 Pazartesi

yürekle bakmak...

"Senin oradaki insanlar," dedi Küçük Prens,
"Bir bahçenin içinde binlerce gül yetiştiriyorlar ama yine de aradıklarını bulamıyorlar.
Aslında aradıkları tek bir gülde, ya da bir damla suda bulunabilir.
Ama kördür gözler.
İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçekleri görebilir."

\\ Küçük Prens


8 Ağustos 2010 Pazar

SENİN OLMADIĞIN YERDE

Adına aşk koyduğun o büyük boşluğa        
ben koca bir hayat sığdırdım...
Beni sevmemene isyan edip kaçmak,
sende aradıklarımı hayatla doldurmaya çalışmak,
ruhumun en büyük yanılgısıydı...
Hayat bana en acımasız yüzünü
sevgini inkar ettiğim zamanlarda gösterdi...
Ve şimdi asıl olmam gereken yerde,
hayata başladığım yerde,
kalbindeyim...
Vazgeçilmez oluşunun sırrı bu işte:
Senin olmadığın yerde ne olduğunu biliyorum...

Cezmi Ersöz..

Ne Günlermiş...

Ne günlermiş ne günlermiş

Yıldızlar mehtap çamlar altında
Ne günlermiş ne günlermiş
Gelip geçmiş!
Vapurlar değil Boğaz'dan geçen;
Boğaz'dan yalılar geçiyor
Toplamış buralardan eteklerini...
Dairesine çekilen bir saraylı gibi
Yalılar gelmiyen alemlerine gidiyor
Bırakıp bu sessiz gecelerini.
Deniz kenarında denizsiz kalmış yalılar.
Ortaklığı ayrılmış kıt'aların
Anadolu günden güne Rumeli'ye küsmüş...
Bugün biz değiliz bakan yalılara;
Yalılar boynu eğik bize bakıyor
Biz değiliz sarkan hatıralara..
Göğüs gererek dalgalara
Yalılar bir hayal için denize sarkıyor
Yalılar bize bakıyor denize bakıyor.
Ne günlermiş ne günlermiş
Yıldızlar mehtap çamlar altında
Ne günlermiş ne günlermiş
Gelip geçmiş!
Özdemir ASAF...
 

İstanbul'u Dinliyorum..


İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Kuşlar geçiyor, derken
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda
Bir kadının suya değiyor ayakları
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Serin serin Kapalıçarsı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Los kayıkhaneleriyle bir yalı
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Bir yosma geçiyor kaldırımdan
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere
Bir gül olmalı
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vurusundan anlıyorum
İstanbul'u dinliyorum.

Orhan Veli KAnık..

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Aşka ve Terke Dair..

Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. 
Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında... 
En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. 
Gözyaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak... 
Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; 
"Ölmek var, dönmek yok"tur. 

Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını... 
Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya... Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz: 
"Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..." 
Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız. 
Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya.." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından... 
Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. 
O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. 
"Ya sev böyle ya da terket" diye gürler... 

Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... Hoyrattır, bakmaz yüzünüze... 
Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder. 
Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden... 
"İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz. Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. 
İhanetten kırılmşıtır kaleminiz; severek, terk edersiniz... 

"Madem öyle..."nin çağı başlar ondan sonra... 
Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmiştir". 
Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. 
Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece... 
Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini... 
Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye... 
Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... 
"Bana ne... kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre... 
Ama sonra... ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden... 
Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi... 
Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye... 
Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden... 
Dönemezsiniz. 
Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. 

Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz... 
Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu... 
Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz. 
Sürünür gidersiniz. 

Can DÜNDAR