6 Ekim 2011 Perşembe
Sevgilinin yüzüne bakmak
Aşk u alâka bahsinde aşkın başlangıcı "görme", sonucu da bakma"dır. İlk görüş anında başlayan ilginin sırasıyla sevgiye, bağlılığa, kalbin erimesine, tutkuya, özleme ve nihayet aşka dönüşmesinin bir tek gayesi vardır; sevilenin yüzüne bakabilmek, o ilk görüş anının lezzetini ve hazzını derece derece artırarak kemale erdirebilmek.
Görmekten bakma derecesine yükselebilmek için aşkın binbir türlü tecellisi, sayısız çile durakları, firkat, hicran ve hasrete adanmış elemleri vardır ki bunların her biri âşıkı kabalıklarından yontar, ruhunu arıtıp billurlaştırır ve en son noktada doya doya "bakma" eylemi için onu hazırlayıp sevgili huzuruna çıkartır.
Aşkın bundan sonraki durağı ise "tapma"; yani sevenin sevilene kul (köle) olmasıdır. Bu dereceden sonra seven herhangi bir kimlik ve benlik iddiasında bulunmaz, varlığını sevgiliye adayıp onun uğrunda kendinden vazgeçer, arzularının tamamı sevgilinin arzusu olur, duyarken onunla duyar, yaşarsa onunla yaşar. Bu yüzden âşıkın görmesi ile bakması arasında bütün bir kainat, varlık âleminin bütün televvünleri bulunur.
Çünkü gören gözün bakabilen olması için kamaşma özelliğinden sıyrılması, sevgilinin yüzüne bakabilecek olgunluğa ermesi de gerekir. Sevgili karşısında gayriihtiyari boynunu büken âşık, aslında onun yüzüne bakabilecek gücü kendisinde bulamamaktan, kendisini ona layık görememekten veya onun güzelliği karşısında eriyip yok olarak aşkını kemale erdirememekten, yani doya doya bakma nimetine ulaşma amacındayken yarı yolda kalmaktan korktuğu için böyle davranır. Nitekim eskiler "Sevgili eşiğinde can verene gıpta edilmez, asıl sağ kalana gıpta edilir" derken bunu söylemektedirler.
İmdi, aşk bahsinde "görme"nin temeli Kalu Bela'ya; "bakma" ise cennete vabestedir. Yani hakiki manada aşkın ne başlangıcı ne de kemali bu dünyaya aittir. Dünyadaki aşk, o hakiki aşkın ancak tadımlık bir görüntüsüdür ki lezzeti de ancak dünya algısına ve beş duyunun dar çerçevesine sıkışıp kalmış olup o güzellikten bir iz, belki bir koku diye güzellere veya güzelliklere tutulup kalma biçiminde tecelli eder. Halbuki cennet lezzetine oranla dünya lezzeti ne derece ise; hakiki güzelliğe ve aşka göre de beşeri güzellik lezzeti işte o derecedir. Nitekim sahih bir hadiste: "And olsun ki Allah cennetliklere, yüzüne baktırmaktan daha büyük bir ihsanda bulunmamıştır." buyurulup "Yüce Allah onlara göründüğünde ve O'nu gördüklerinde, içinde bulundukları nimet ve lezzetleri unutuverirler" diye de te'yid edilmiştir. Dikkat buyurulursa Allah'ın cemalini görenler o sırada içinde bulundukları cennet nimet ve lezzetlerini unutuyorlar. Bu durumda artık dünya lezzet ve nimetlerinin esamisi bile anılmaz.
Fuzulî üstadımız bir gazelinde;
Temâşa-yı cemâlünden nazar ehlini men' etme
Ne sûd ol hûb yüzden kim ana kılmaz nazar âşık
buyuruyor. Aşağı yukarı şöyle demek olur; "Ey sevgili!.. Sana bakma arzusuyla yanıp tutuşanları yüzünün güzelliğine bakmaktan men etme. Âşıkın bakmadığı bir güzel yüzden ne yarar gelir, öyle bir güzel neye yarar!?.." Şairin bu cür'etli ifadesi aslında derin bir imanın da göstergesidir. Zira bir şey eğer bilinmez veya tanınmazsa, yok hükmündedir. Nitekim Allah bu cihanı kendi güzelliği bilinsin diye yaratmış, bunun evvelinde yüzünü "göster"miş, geri kalanında da kullarını "bakma" vaadinin derecelerine göre derecelendirmiştir. Böylece kendi güzelliğini âşıkın gözü ile görüp yine kendi değerini ortaya koymuştur. İnsanın bütün vazifesi Sevgili'nin değerini bilmektir ki orada âşıklar derece derece, kademe kademe, sınıf sınıf ayrılırlar. Değeri bilinmeyen bir güzellik elbette yok hükmündedir. Bunun beşeri boyutta bir ifadesini Âşık Veysel'in
Güzelliğin on par'etmez
Bu bendeki aşk olmasa
dizelerinde buluruz. Bir güzelin güzellik derecesi yüzünde, yanağında; gözünde, dudağında belirmez, ancak âşıkın kalbinde belirir. İşte bu yüzden bir güzele güzelliğini veren şey âşıklarının keyfiyet veya kemiyet bakımından çokluğundadır. Öyle ki sevgilinin güzelliği sevenlerinin sayısı; aşk da onun uğrunda yapılan fedakârlıkların derecesiyle ölçülsün.
Ruh, kalp ve can bu aşk hedefine doğru en hakiki yolu izlemekten mesul olup aslî vazifeleri, kulu "görüş"ten "bakış"a yükseltebilmektir. Nitekim âşık, dünyada bunu başarabildiği ölçüde bahtiyar olur. Çünkü "görme" ile "bakma" arasındaki bütün bu lezzetleri elde etmeye vesile olacak lezzet, dünyada da mutlak olarak en büyük lezzettir ki onun adına "tapma" denir; yani Sevgili'ye kul olma.
Sonuç şu: İnsanlar ancak sevdalı âşıklardır ve sevmeyende hayır yoktur.
[LAF OLSUN DİYE] Mecnun'un bir şiirinden
Mecnun lakabıyla bilinen Amiroğullarından Mülevvah'ın oğlu Kays, çöllerde, sahralarda Leyla'nın aşkı ile divane dolaşırken kendi halini anlatan şiirler söyler, ona yolu uğrayanlar bu şiirlerden okumasını ister, şiirler okundukça dört bir yana yayılır, böylece Leyla adı daha çok bilinirmiş. İşte o şiirlerden bir parça:
Toplumda ve tenhada, gece gündüz, yirmi sene, insanların Rabbine dua ettim;
Leyla'nın da benim çilem gibi çile çekmesi, benim sevdiğim gibi sevmesi için...
Yahut benim halimi anlaması veya bana acıması için...
Allah duamı kabul etmedi. Bu yolda benim aşkımı bir geçen de olmadı... Oysa beni bitiren şu aşk yüreğimde artırıldı da artırıldı...
Aşk her âşıkın kalbinde eskiyor; Leyla'ya olan aşkım ise ben yaşadıkça tazelenmekte...
Rabbim! Artık beni ona sevdir, veya bana onunla şifa ver. Yoksa kalbimin çektiği çileden artık dinlendirileyim, Rabbim!...
İskender pala
hayaller..
birbirine dolanan hayaller yumağıdır hayatımız
kim karar verebilir birbirine dokunan taş ve su
hakkında, kimin kimi ayakta tuttuğuna, ve günün
aslında kumdan, tuzdan ve ışıktan oluşmadığına?
boşlukları doldurduğumuzda belirecek hayatın
anlamı, taşı ve suyu doğru yorumladığımızda, bir
yarı öbür yarıyı anlayacak: olgunluk bize yaban
meyvesi gibidir; gevşek ağızlarımıza dokunan zehir!
kim sana verdiklerimi, senden aldıklarımı çözebilir?
birbirine dolanan hayaller yumağıdır hayatımız,
hayalleri dik tutmak gerekir.
Birhan Keskin
"Hşşşşt!
Babası İspanya`nın en ağır siyasi cezalarının verildiği bir
hapishanede mahkumdu küçük kızın. Fırsat bulduğu her hafta sonu
babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapishaneye giderdi. Yine bir
ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanında götürdü ancak
hapishane kurallarına göre özgürlüğü çağrıştıran her türlü şeyin
mahkumlara verilmesi yasaktı. Bu sebeple kağıda çizdiği kuş resmini
kabul etmemişler ve oracıkta yırtmışlardı... Çok
üzülmüştü küçük kız. Babasına söyledi bunu, o da "üzülme kızım, yine
çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu?" dedi. Küçük
kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü. Bu sefer
kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti. Babası keyifle resme baktı ve sordu: "Hmmm! Ne güzel bir ağaç bu! Üzerindeki benekler ne? Portakal mı?" Küçük kız babasına eğilerek, sessizce şöyle dedi : "Hşşşşt! O benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri..."
-"Yılbaşı bir hindiye ne ifade ederse, sen de benim için aynı şeyi ifade ediyorsun." dedim.
Rıhtıma doğru yürüdüm; bir gemiye dönüşebilsem açılacaktım.
Yolcu alır mıydım:
Hayır!
Kalbimin filikaları delikti!
-"Hani çok sevmiştin beni?!" dedi... arkamdan.
-"Ben de herkes kadar salağım!
Hiç değilse bunu anlayabilirsin!" diye yanıtladım onu.
"Bir gün korku filmi çekebilirsem başrolde seni oynatacağım!"
-"Bitti mi yani?!" diye sordu.
-"Hiçbir şeyi tamamlayamadım, bitti diyemem.
Belki, yarım kaldı demek daha doğru.
Çünkü çarpıktı.
Çünkü aleladeydi.
Çünkü lüzumsuzdu."
"Biliyorum bütün sözler yavan,
bütün sözcüklerin içi boşaltılmış,
bütün anlamlar kullanılmış,
bütün anlar uçucu;
kelimeye dökülen her duygu, kendiliğinden soğuk bir klişe oluveriyor;
hiç bir sözcük duygularıma da yüreğime de yetmiyor."
Üç Aynalı Kırk Oda - Murathan Mungan
2 Ekim 2011 Pazar
Hani insan bazen ne ileri ne geri, tek bir adım atamaz ya.
Birini yanında tutmayı bilemez ama onun yokluğunu da istemez.
Kaybetmeyi göze alamaz ama kazanmak için de mücadele etmez.
bağlanmaya cesaret edemez ama azat da etmez o'nu.
ne sevilmekten vazgeçer, ne sevmeyi bilir...
Hani çok sonra zaman geçer savrulurlar ya, o zaman dökülür dudaklardan itiraf edercesine:
Ne göze alabildim ne de gözümü alabildim..
(Can DÜNDAR)
9 Eylül 2011 Cuma
gideceksin...
“Puslu bir eylül ayında gideceksin.
Gözlerinle birlikte, saçlarınla birlikte gideceksin.
Geride seni hatırlatan bir tek kelebekler kalacaklar.
Bir tek kelebeklerin kanatlarına bakacağım özlemle.
İlan edilmemiş bir aşkın hüznünü bırakacaksın bir de.
Taşımayacak kadar yorgun olacağım sen yokken.
Sonra yaşamak dediğimiz saltanatın soytarılığı kalacak üzerime.
Sihirli sözlerin avutulucuğuna salacağım boyalı yüzümü.
Kimse farketmeyecek seni.
Seni en kuytu bakışlarımda saklayacağım.
Seni uykusuz gece yarılarımda saklayacağım.
Başlayıp da bitiremediğim yazılarımda.
Bir radyo istasyonunda çalınan ortadoğu şarkısında.”
Tarık Tufan
6 Eylül 2011 Salı
eylül..
Biliyorum gideceksin.
Bir eylül ayında ve günün herhangi bir vakti gideceksin. Ne... eski bir şarkı engelleyebilecek gitmeni ne de yalnızca gözlerimde sakladığım aşkım. Usul usul ve ağır başlı adımlarla gideceksin. Her adımda gitmenin acısı yankılanacak sokakta. Bir törendeymişcesine göze batan bir yürüyüşle gideceksin ve ben çocuklar gibi bakacağım ardından. Sen geriye dönüp bakmayacaksın.
Gideceksin..
Yalnızca gözlerimde sakladığım aşkımı sukuta kurban vereceğim.
'Keşke' diyeceğim sonra ve sonraları da ve her zaman 'keşke' diyeceğim.
Söylenmemiş sözlerin ateşi yakacak tüm bedenimi.
Engizasyonlarda kurban edileceğim her gün.
Geç kalmış infazın korkusu kemirecek beynimi.
Duvarlara bakıp hayıflanacağım.
Tarık Tufan
acı....
Cimrice acı çekiyor.
Zevklerinde de böyle olmalı.
Bu yeknesak sıkıntıdan, şarkıyı keser kesmez başlayan bu homurdanmalardan sıyrılmayı,
doğru dürüst bir acı çektikten sonra,
umutsuzluk içinde gömülmeyi hiç mi istemez bu kadın?
Sanmam, elinden gelmez bu.
Kördüğüm olmuş artık.
j.p.s
5 Eylül 2011 Pazartesi
gideceksin...
“Sen gideceksin…
Ve aslında gitmelisin de..
Hem de bir eylül ayında gitmelisin.
Şehrin gece lambalarında dans etmeli veda bakışların.
Korkularımla yüzüstü kalakalmalıyım öylece basık bir kenar mahalle kahvehanesinde.
Aşkınla demlenmiş sıcak bir çay içmeliyim.
Küfürler saçıp etrafa,
belalara bulaştırmalıyım ağrılı başımı.
Yokluğuna alışmamalıyım..”
-Tarık Tufan-
3 Eylül 2011 Cumartesi
kırılgan
Kırılgan bir çocuğum ben
Yüreğim cam kırığı
Bütün duygulardan önce
Öğrendim ayrılığı
Saldırgan diyorlar bana
Oysa kırılganım ben
Gözyaşlarım mücevher
Saklıyorum herkesten
Ürküyorlar gözümdeki ateşten
Ürküyorlar dilimdeki zehirden
Ürküyorlar o dur durak bilmeyen gözükara cesaretimden
Diyorlar:Bir yanı sarp bir uçurum,
Bir yanı çılgın dağ doruğu.
Oysa böyle yapmasam ben
Nasıl korurum
İçimdeki çocuğu?
Bir yanım çılgın nar ağacı
Bir yanım buz sarayı
MURATHAN MUNGAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














