22 Kasım 2010 Pazartesi

yaşam???

Gökyüzünde dünyayı yaşarken sonsuz özgürlüğümle birlikte,
yaşamı arıyordum ne olduğunu bilemeden... Bir su damlasıydım, güneşin ışıklarında renklerle oynayan, karanlıklarda
yıldızlarla konuşan... Mutluydum rüzgarla birlikte
maviliğe savrulurken, mutluydum kuşlarla kanat çırparken,
mutluydum gökkuşağı olup renkleri saçarken...

Takılmışken bir bulutun peşine, görürdüm yaşayanları
yeryüzünde... Hepsi zamanla koşar gibi, hep bir şeylerin
peşinde... Bazen bir kuşun kanadına karışır,
uçardım onunla, rüzgâra karşı çığlıklarla birlikte.

Yaşamı sorardım kuşlara, nedir diye? Özgürlük derlerdi bana... Göklerde özgürce kanat çırpabilmek, rüzgâra baş kaldırmak. Ama
yağmur yağdığında özgürlükleri elinden alınır, ağırlaşan kanatları
daha fazla çırpınamazdı damlalar karşısında... Sığınırken bir kaya
kovuğuna, özgürlüklerini teslim ederlerdi yağmura, sessizce...
Karıştım bir gün yağmur damlalarının arasına, gücü hissedebilmek için...Toprağa karışmak istedim, çoğalmak istedim, azgın bir nehir olup akmak istedim, deniz olmak istedim, yaşamı bulmak istedim, yaşam olmak istedim... Terk ettim gökyüzünü güneşe veda edemeden... Altımda gittikçe büyüyen yeryüzü beni kendine doğru hızla çekerken daha da büyüdüm, çoğaldım. Koşmaya başladım bir an önce toprağa kavuşabilmek için. Yaşamı hissedebilmek için... Yaşam olabilmek için...

Toprağa ilk dokunuş, ilk sarılış... Sıcaktı toprak, gökyüzünün
olamadığı kadar... Beni sarmaladı şefkatle, beni içine aldı sevgiyle...
Sevdim onu... Seviyorum dedim yaşamayı seninle birlikte...Toprağın
derinliklerinde, karanlık sıcaklıklarda güveni hissettim... Zaman
geçtikçe büyüdüm, çoğaldım... Yerimde duramaz hale geldim...

Güneşi özledim... Yıldızlara merhaba demek istedim.... Terk ettim
toprağı. Sıcaklığını, şefkatini. Bir sabah çiçekler açarken gökyüzünü
gördüm yeniden... Öylesine mavi, öylesine sınırsız, öylesine özgür...

Aktım, gittikçe büyüyerek... Beni sarmalayan toprağa dokunarak
aktım... Nereye gittiğimi bilemeden... Sadece yaşamı ögrenebilmek
için aktım... Benimle çiçekler açtı ağaçlarda, topraktan otlar fışkırdı
delicesine... Ben onlara yaşamı sunarken, cevap veremediler bana
yaşam nedir diye sorduğumda... Büyümek istedim... Daha hızlı
akmak, denize kavuşmak istedim... Aktım gökyüzünün görünmediği
ıssız ormanların arasından, yıllardır kımıldamaktan korkan taşları
peşimde sürükleyerek, başkaldırırcasına ... Başakların rüzgârla dans
ettiği ovalara geldiğimde duruldum... Onları seyredebilmek için
yavaşladım... Sordum uçuşan kelebeklere yaşamı... Rüzgarla dans
mı diye?.. Cevap vermediler bana... Denizi aradım uzaklarda,
görebilmek için köpürdüm, taştım ona bir önce dokunabilmek için.

Sonra bir sabah, daha güneş ışıklarını serpmeye başlamamışken
dünyaya, uzaklarda maviliği gördüm... Gördüm orada canlılığı,
başkaldırmışlığı, hasreti... Kavuşmak istedim bir an önce, sarılmak
istedim... Koynuna girmek istedim bir sevgili gibi... Sevişmek
istedim onunla... Yaşamı istedim ondan... Dokunduğumda denize,
balıklar kaçtı benden, suyum karıştı denize... Bir oldum onunla...

Ufacık bir damlaydım, bulut oldum, toprak oldum, deniz oldum,
okyanus oldum. Kapladım dünyayı canlılığımla. Dalgalarla oynarken derinliklere karıştım... Derinliğin sessizliğinde güzellikleri
buldum... Yaşam gizlenmiş güzellikler midir diye sordum denize?
Cevap alamadım... İnsan olmak istedim... Yaşamın ne olduğunu
öğrenirim diye...Döl oldum genç bir erkeğin ateşli vücudunda...
Yıldızlı bir gecede can oldum bir dişiyle... Büyümeye başladım
içinde olduğum insana fark ettirmeden... Büyüdüm, büyüdüm...

Aynı toprak gibi sıcak ve karanlık bu yer bana güven verdi, huzur
verdi... Zaman geçtikçe, yerime sığamaz hale geldim... Güneşe
sarılmak istedim... Yıldızları görmek, denizle konuşmak istedim...
Yaşamı insanlara sormak istedim... Işıkla tekrar kavuştuğumda
özgürlüğümü hissettim yeniden... Küçük bir su damlasıyken
gezdiğim gökyüzünü yeniden görebilmek mutluluk verdi...

Büyüdüm zamanla... Diğer insanlarla birlikte, zamanla birlikte...
Sordum insanlara yaşam nedir diye?.. Cevap veremediler...
Bir gün aşık oldum birisine, neden diye sormadan kendime...
Bir kuş gibi özgürce, bir nehir gibi delicesine akarak,
bir deniz gibi sınırsızca sevdim birisini...
O zaman anladım ki; YAŞAM SEVGİDİR...
SADECE SEVGİ.

gitmek gerek bazen...


Bazen gitmek gerek yaşamdan, her yerden

Bırakmak gerek bugünlerde, işi gücü, sevgileri aşkları, parayı pulu. Gözün görmeden, kulağın duymadan, yüzün gülmeden gitmek gerek buralardan.
Nereye olduğunu bilemediğin yollara, neden olduğunu anlamadığın sebeplerle çıkmak gerek. Kimseyi yanına katmadan, kendini bile olduğun yerde bırakarak gitmek.

Gitmek gerek bazen.
Bazen buralardan
Bazen bu zamandan
Bazen bu yerlerden.

Tanıdık tanımadık her yerden, her şeyden gitmek gerek.
Neresi olduğunu bilmediğin yerlere, nereye çıkacağını bilmediğin yollara sapmak gerek. Kaybolunca sormamak gerek kimseye neresi diye. Durunca kalmak gerek oralarda. Ayakların seni götürene kadar kalmak. İçinden yeniden gitmek gelen kadar durmak gerek orada. Kim ne derse desin umursamadan, hatta herkese bir şey söyleyerek gitmek gerek. Kiminin gözünün yaşına bakmadan, kiminin gözünün içine baka baka gitmek gerek.

Ne kimseden kaçarak, ne yaşama koşarak, sadece yola çıkmak gerek, adı gitmek olsun diye.
Zaman mekan aramadan, yer, iz yol sormadan canını savurmak her istediğin yere.

Gittim ben, gidiş o gidiş.
Ağlamaktan, üzülmekten çare olmadığını görüp gittim, neresi olduğunu bilmediğim yerlere. Hayalini kurduğum sevgilerin aşkların yaşandığı, aradığım insanları bulduğum, kaybettiklerimi gördüğüm yerlere gittim. Benim olsun olmasın fark etmeyen, ben sevsin sevmesin önemsemediklerimin yanında aldım soluğu.
Saçımın şekline, gözümün rengine aldırmayanların, görünüşüme değil, benim derdime bakanların olduğu diyarlara gittim. Para pulun hüküm sürmediği, ahbabın, eşin dostun önemli olmadığı, sadece sen olmanın kıymetli olduğu yerlere gittim.

Gittiğimi sandım.
Farklı insanların olduğu, kendim gibilerin yaşadığını sandığım yerlere gittim. Anladım ki hayat boş. Yaşam anlamsız. Her yer herkes aynı. İnsan olmak her türlü anlamsızlık için yeterli. Hayatı anlamsızlaştıran da, mekânları çirkinleştiren de, anları öldüren de insan, hep insan.

Sen ve ben gibiler. Sonra biz, sonra onlar olanlar. Ama aslında yok bizden farkları. Her şeyi biz yapıyoruz, biz bozuyoruz. Biz kırıp döküyoruz, tamir etmeye çalışıyoruz. Yakışanı da yakışmayanı da, biz olanı da olmayanı da yapıyoruz.İnsan olmak sebepli sebepsiz yaşamak için yeterli. Hayatı zorlaştıran da, kendinden bıktıran da, yaşamı bıraktıran da hep insan.
İnsan.

Aslında insandan gitmek gerek.
En önemlisi insanı bırakıp gitmek.
İnsanı insandan çok yoran, bitiren, sindiren başkası var mı?
Durduk yere, sebep aramadan insanı insanlığından eden var mı?

Ben gittim.
İnsanı bırakıp gittim.
En azından gitmeye çalıştım, denedim.
Sadece kendimi aldım yanıma, beni.
Bazen onu da bıraktım yollarda.
Baktım olmuyor bensiz olmak, geri döndüm yine aldım.
Benin dışındaki her şeyi herkesi boş verdim , bıraktım.
Yoruldum taşıdığım insan yüklerinden
Yoruldum bana yük olan insan siluetindekilerden.
Nereye gitsem peşimi bırakmayanlardan,
Peşimde olmasa da izimi sürenlerden.

Aslında gitmek hep gerekli bazen değil. Her yere ait olmak gerek, bir yere değil.
Kendine hesap vermek gerek, etrafa değil. Kendinden sorumlu olmak gerek, herkesten değil.
Yaşamak için gitmek gerek.
Yaşamı anlamak için gitmek gerek.
Anlaşılmak için gitmek gerek.
İnsan olmak için gitmek gerek.
Sormayın işte nedenini
En çok
Gitmek gerektiğinde gitmek gerek...

alıntıdır....

bazen aşk gider...

"...Bazen ask gider... 
Ve sen yılardır içinde yasadığın yürekten valizler dolusu anılarla kendi yalnızlığına taşınırsın..."


Bazen ask gider... 
Ve hayat da gider onun peşinden... 
Terk edildiğin yerde öylece kala kalırsın... 
Bir sabah uyanırsın ki gözünü açtığın ömür senin ömrün değildir... 
Aynada tek parça görünen bedenin, aslında lime limedir... 
Nefes diye içine çektiğin ciğerlerinde parçalanmış askının cam kırıklarıdır... 
Her sabah ölmeyip neden uyandığına lanet edersin... 

Bazen ask gider... 
Önünde bir kadeh rakı, küllükte bir ölüm dolusu izmarit öylece bakakalırsın arkasından... 
Kulağın hiç çalmayacak olan telefondadır... 
Zaman dursun saatler hiç geçmesin istersin... 
Tanrım ne olur gerçek olmasın, ne olur güneş dogmadan geri dönsün, teninde bir başka tenin kokusunu getirse bile dönsün yeter ki hiçbir şey sormam ona, bu geceyi yaşanmamış sayarım, unuturum yeter ki asık olmasın... 
İçimde durmaksızın çığlık atar dualar... 
Ama bazen ask gider ve o çaresizce yalvardığın Tanrı bile gider peşinden... 
Sonra sabah olur, güneş doğar... 
Askın gelmez bir türlü... Bir gecede değişir ömrün... 
O bir türlü inanmak istemediğin kader seninle alay eder gibidir... 
Ömrünü adadığın, yıllarını önüne serdiğin askın bir gecede bir başka hayata karışmıştır iste... 
Bir gecede bir başkasının askı olmuştur... 
iNANAMAZSIN!... 

Bazen ask gider... 
Ve sen yılardır içinde yasadığın yürekten valizler dolusu anılarla kendi yalnızlığına taşınırsın... Elin varmaya boşaltırsın dolapları... 
Çekmeceden çıkan her giysi parçası onunla geçirdiğin anıların tarihiyle ağırlaştıkça ağırlaşır... 
Onun kollarında geceler boyu cennet uykularına karıştığın yatak sen giderken utancından bakamaz yüzüne... 
Doğmamış bebeğin yerine koyup büyüttüğün cam önündeki o küçük mor menekşe yapraklarına kondurduğun veda öpücüğüyle büker boynunu... 
Valizlerini kapının önüne yığıp yüzün sırılsıklam son bir sigara için yığılırsın koltuğa... Gidiyorsundur iste... 
Askını kendi ellerinle bir başka aska teslim edip... 
Ömrünü onun ömrüne, hayallerini onun hayallerine, sevdanı onun sevdasına ekleyip... 


Bazen ask gider... 
Ve adresi değişir evinin... 
Sesinin tonu değişir, yüzünün rengi... 
Yastığının sıcaklığı, yediğin yemeğin tadı uykuların değişir... 
Ve rüyaların her aksam açıp girdiğin kapıdan başka bir sevda giriyordur artık... 
Her gün oturduğun koltukta o bakmaya doyamadığın gözlerin ışığında bir başka sevda oturuyordur... 
Yıllardır evinde ağırladığın, masalarına konuk olduğun, hayatlarını paylaştığın dostlarının kahkahaları arasına bir başka ses karışıyordur artik... 
Senin gölgene alışkın duvarlar bile çoktan kabullenmiştir yokluğunu... 
Her gece uyuduğun yastığa bir başka sevda bırakıyordur kokusunu... 
O öpmeye kıyamadığın dudaklarda bir başka sevdanın adı... 
Aşkının o tek cennet bildiğin uykularında bir başka sevdanın rüyaları... 
Bazen ask gider ve anılar da gider peşinden... 
Siz hiç o yüreğinize sığdıramadığınız askınızı bir başka sevda için ağlarken gördünüz mü? Ben gördüm! Kör oldu gözlerim onunla sevdasına ağlamaktan... 
Bir alev topu gibi onun için çiğlik yanarken siz hiç askınızın önünde diz çöküp "Bu kadar çok seviyorsan bırakma onu, sana kıyamam ne olur git," diye yalvardınız mı? Onu bir başkasının kollarında düşünürken siz hiç geceler boyu aklinizi kaçırmamak için kendi kendinize bağırdınız mi: 

"Unut onu, unut onu, unut onu ya da öl!..." 

içinizdeki o durmak bilmeyen yangının acısını dindirsin diye kanatıncaya kadar bileklerinizi ısırdınız mi?... 
Göz yasları içinde yastığınıza gömülüp her Tanrı’ya sığınmak istediğinizde artik başka bir yüreğe sevdalı olan askınızı ondan geri istemekten utanıp dua etmekten vazgeçtiğiniz oldu mu hiç?... 
Siz hiç yana sevdiğiniz bir sevgilinin yoluna gençliğinizi serip güle başka bir aska uğurladınız mı?
Bazen ask gider!... 
Ama ölüm gelmez bir türlü... 
Ne yapsanız öfke duyamazsınız, giderken bir kibrit aleviyle ateşe verdiği ömrünün alevleri içinde eriyip giden yüzünüze, silinip giden kokunuza, kül olan yüreğinize dönüp bir kez bile bakmayan o sevdanıza... Anlarsınız asktır bu, öfkeyi bir türlü yurduna kabul etmeyen... 
Vefasız bir unutuşa kurban olsa da solup yitmeyen... Hayattan soğutup size ölümü özleten... Ölü bir bedende canlı kalmakta direnen... Anlarsınız asktır bu... 
Bazen ask gider... 
Günler geçer ardından ve aylar... 
Bazen de yılar... 
Bebekler büyür, insanlar yaslanır, insanlar ölür, eşyalar eskir, evler yıkılır, kurur ağaçlar... Sokakların adi değişir... 
Acılar belleğin acımasızlığına teslim olur... 

Sevilen unutur, seven yanar. 

Bazen ask gider... Ya da siz gittiğini sanırsınız... 

Cezmi Ersöz

Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat..

Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,
Yüreğin susup, ...mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,
Dağlara dönmeli yüzünü insan.
Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;
Yeni insanlarla 'tanışmalı, yeni kesifler yapacak....
Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa,
Gerçekleştirmeyi denemeli!
Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir,
Kendisinin bir sal olup da, 
O dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.
Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,
Her aksam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;
Küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip
Servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini;
Gördüğünü hissedebilmeli!
Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce,
Değerli olabilmeli hayat!
İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!
Başkasının yerine koyabilmeli kendini;
Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli!
Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!
Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı;
Sevgisiz, soysuz kalarak!
Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...
Günesin doğusunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...
Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda;
Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!
Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği;
Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli!
Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu
Olmayı beklememeli!
Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı;
Bir fırsat yasamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı!
Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, hiç
Çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan,
Neşesizdir kahkahaların;
Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...
Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı!
Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için...
Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!
Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...
Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için!
Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak!
Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!
Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin sevdiklerinin;
Zaman bulabilsin;
Bir teşekkür, bir elveda için...
Yasam dedikleri bir sınavsa eğer;
Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;
Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli nsan!
Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi...
Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...!

Can Dündar


18 Kasım 2010 Perşembe

hoş geldin evlat....

Geçtim karşısına,
" Anlat " dedi..
" Sevdim " dedim.. O içti.
" Terk etti,bırakıp gitti " dedim.. Yine içti.
" Teninin k0kusunu özLedim " dedim.. İçmeye devam etti.

 " Takmamaya calısıyorum, ama Onsuz olmuyor " dedim.. O yine içti. ...Sonra,
..." Abi, Sen hiç sevmedin mi ? " dedim..
Bir kadehte bana koydu ve " HOŞGELDİN EVLAT ! " dedi..



Bunα yαşαmαk denirse...

Ondαn ölmesini isteyecek kαdαr nefret edecek, αz sonrα kollαrındα ölmek isteyecek kαdαr çok seveceksin.
Hep ondαn bαhsetmek isteyeceksin.

"ölüme çαre bulundu" yα dα "Yαrın kıyαmet kopαcαkmış" deseler bαşını kαldırıp Ne dedin?" diye sormαyαcαksın.

...Yαlnız kαlmαk isteyeceksin.
Hem de kαlαbαlıklαrın αrαsındα kαybolmαk...
İkisi de yetmeyecek , Geçmişi düşüneceksin ,Neredeyse dαkikα dαkikα...

Amα kötüleri αtlαyαrαk. Onunlα GeÇtiğin yerlerden geçmek isteyeceksin. Gittigin yerlere gitmek...
Bu Sαnα hiÇ iyi gelmeyecek αmα bile bile yαpαcαksın...

Biri
sαnα içindeki αcıyı söküp αtαbileceğini söylese,kαçαcαksın. Aslındα 
kurtulmαk istediğin hαlde, o αcıyı yαşαmαk için direneceksin. 

Hαyαtının geri kαlαnını onu düşünerek geçirmek isteyeceksin....
Aksini iddiα edenlerden nefret edeceksin...

Herkesi onα benzetip Kimseyi onun yerine koyαmαyαcαksın...




Gel gitler içinde Yαşαyαcαksınız! 

Bunα yαşαmαk denirse...



17 Kasım 2010 Çarşamba

yokluk..




"Madem ki varlığım acı vermiyor sana,          
Madem ki ancak yokluğumda sevgimi 
hissedebiliyorsun 
Öyleyse yokluğumla kal sevgili...
Mademki yokluğumla 
...daha mutlusun,
o halde yokluk,
benim bu aşk için büründüğüm son kimlik olsun."
\\ Cezmi Ersöz

adı aşk sebebimin...

Hayata Dair...

Tozlu raflara kaldırdığın kaç tane “acı”n var söylesene... Koskoca bir belgesel hazırlamak mıdır amacın? Gideceğin yerde izlettireceğin bir dizi filmin olmayacak asla... Özünü sereceksin mahşer kalabalığına... Kimse rolüne bakmayacak... Bırak acılarını yaşamayı... Direncini neden görmezden gelirsin be ey insan... Sen ki kâinatın şaheserisin...

Hayata meydan okumak nedir? 
Darbe vurmak mıdır? Ya da kafa tutmak mıdır aklının ezikliğine? 
Hayat vurur adamı üstüne bindirir diz büken yükleri... Asıl mesele nedir bilir misin? Kazanmak dediğin; tekrar tekrar ayağa kalkabilmektir. Senin darbe vurma lüksün yoktur asla... Defalarca yıkılsan da ayağa kalkışınla ölçülür erdemin... Meydan okumak dediğin budur işte...

İçindeki canavarı hissetmelisin... Canavar ki; direnç meselesidir acılara karşı. Acizliğinin şeffaflığını göstermeyen bir güç var içinde keşfetmen gereken. Ah vah... etmek değildir sana yakışan. Aynalara gülümsemek de değildir asıl gereken... Yürek meselesidir kayboluşlarda doğru yönü bulabilmek... Kavruluşundur belki de seni yücelten Allah katında...

Cehennem gibi yürek cennetlik bir aşk lazım bu hayata... Seyre daldığın dünlerin izinden sıyrıl artık gözün ve yüzün ileri dönük olmalı her daim. Senin ellerini bağlayacak bir güç yok yeryüzünde ve beynini ve cesaretini ve değerlerini... İnsan olarak geldiğin bu yeryüzünden gerektiği gibi geldiğin gibi dönmeye bakacaksın. Her şeyin bittiği gün yani uyandığın gün Rabbin karşısında çatır çatır hesap verebilmelisin... Alnın açık yüzün ak... Ufak tefek dalgalara takılıp kalırsan bu hayatta işte o zaman anlayacaksın neyin ne olduğunu... Üstüne düşeni yapmamakla suçlanacaksın. Çünkü sen bir köpek değilsin ya da başka bir hayvan... Sen insansın insan..! Bu dünya ya amaçsız bırakılan hiçbir varlık olmadığını düşün. Amacını bul ve yaşa...

Kaybetmeye ramak kala belki de her an. Yarın diye bir şey yok... ve bahane olarak hayata küsmek diye de bir şey yok..! Çünkü sen insansın ve sadece anlayabildiğin ve yaşayabildiğin kadar. Her şey senin elinde...!


Ve belki de bu yüzden 
Adı “ask” bu eziyetin..!
Ve belki de bu yüzden 
Adı “ask” sebebimin...!
alıntıdır..

ey gönül..



Ey gönül, gidenden ümidini kes!
Kaçan bir hayale benziyor herkes
Sanki kulağıma gaipten bir ses,
"Buluşmalar kaldı mahşere" diyor.
...- Necip Fazıl Kısakürek -





1 Kasım 2010 Pazartesi

gönül evi..

bir gün o sevgili gelsin misafir olsun diye, gönül evimden yabancıları çıkardım. gönül evimi boş bıraktım"