7 Eylül 2010 Salı

Piraye' ye Mektuplar



Kitap okurum :
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim :
içinde sen.
Oturdum ekmeğimi yerim :
karşımda sen oturursun,
çalışırım :
karşımda sen.
Sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,
konuşamayız seninle,
duyamayız sesini birbirimizin :
sen benim sekiz yıldır dul karımsın...









En güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır.
En güzel çocuk :
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylememiş olduğum sözdür...












                                                                  
                                                                     Saat 21. 

Meydan yerinde kampana vurdu, 
nerdeyse koğuşların kapıları kapanır. 
Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz : 
8 yıl... 
Yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim, 
yaşamak : 
seni sevmek gibi ciddî bir iştir...





Seni düşünmek güzel şey 
ümitli şey 
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey. 
Fakat artık ümit yetmiyor bana, 
ben artık şarkı dinlemek değil 
şarkı söylemek istiyorum...






Dağın üstünde :
akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
Bugün de :
sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
Birazdan açar
kırmızı kırmızı :
gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...












Rüzgâr akar gider,
aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.
Ağaçta kuşlar cıvıldaşır :
kanatlar uçmak ister.
Kapı kapalı :
zorlayıp açmak ister.
Ben seni isterim :
senin gibi güzel,
dost
ve sevgili olsun hayat...
Biliyorum henüz bitmedi
sefaletin ziyafeti...
Bitecek fakat...


2 Ekim 1945




















İkimiz de biliyoruz, sevgilim, 
öğrettiler : 
aç kalmayı, üşümeyi, 
yorgunluğu ölesiye 
ve birbirimizden ayrı düşmeyi. 
Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık 
ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan. 

İkimiz de biliyoruz, sevgilim, 
öğretebiliriz : 
dövüşmeyi insanlarımız için 
ve her gün biraz daha candan 
biraz daha iyi 
sevmeyi...


5 Ekim 1945


Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
Yürek kirpiklerin ucunda
uzayıp giden toprak uğurlanır.
Benim bağırasım gelir : - «P î r â y e ,
P î r â y e !...» - diye...



6 Ekim 1945



Bir Martıyı Ağlattın..


Bir martıyı ağlattın iste                                                              
bir çocuk garanti intihar eder artık
kütür kütür küfrediyor gece imanıma
bir yaprak kırılıp suya düşüyor
su yaralanıyor su kanıyor şelale!

ah nasıl titredim tensiz
bir piyanist büküldü sanki
kesişen ayrışık doğrular gibi
çarpışıverdim yüzünle. Yüzün
öyle düzgün suna bir el yazısı
yüzün yüzüme aksedince
yüzün ayna alnımda
yüzün uzun hüzünlü bir alınyazısı!

bitmemiş bir ömrün yalanısın
sen: kabuslarımın tabiri
çocukluğumun arta kalanısın!
öldüreceğim kendimi dudaklarınla
dudakların etle, şehvetle seferber
sen! bana inen son kutsal kitap
son fakir yatır
son aciz peygamber!

bir martıyı ağlattın iste
bir çocuk garanti intihar eder artık

Küçük İskender.
.

 

6 Eylül 2010 Pazartesi

Ah Sensiz...


ilkay akkaya _ kızılırmak - ah sensiz | izlesene.com

Gel Benim Vefası Eksik Yarim...


Ferhat GÖÇER-Vefası Eksik Yârim



Tepeden tırnağa aşığım sana

Ne ilk kez ne de son söyledim sana
Kimse kimseyi sevmek zorunda değil
Ama sen hiç korkma aşk önünde eğil
Gel benim vefası eksik yarim
Ben sensiz durur muyum
Sen beni bir çağır gönülden
Hiç gelmez olur muyum
Varsın bir ümit kalmasın bize
Hüznün kalbime sığmasa bile
Gel benim vefası eksik yarim
Ben sensiz durur muyum
Sen beni bir çağır gönülden




Olmasaydı SOnumuz Böyle...


bedirhan gökçe-olmasaydı sonumuz böyle | izlesene.com

sakin göllerin kuğusuyduk

salınarak suyun yanağında
yarılan ekmeğin buğusuyduk
göğsüm daralıyor yüreğim kanıyor
olmasaydı sonumuz böyle
biri saksımızı çiğneyip gitti
biri duvarları yıktı, camları kırdı
fırtına gelip aramıza serildi..
biri milyon kere çoğaltıp hüzünleri
her şeyi kötüledi, bizi yaraladı..
biri şarabımızı döktü, soğanımızı çaldı,
biri hiç yoktan vurdu kafeste kuşumuzu!
dedim ya, ciğerim yanıyor, yüreğim kanıyor
olmasaydı sonumuz böyle
göğsüm daralıyor yüreğim kanıyor
olmasaydı sonumuz böyle
dağlarda çoban ateşiydik
dolanarak mavzer yatağına
ceylanın pınara inişiydik
göğsüm daralıyor yüreğim kanıyor
olmasaydı sonumuz böyle
birer yolcuyduk aynı ormanda kaybolmuş
aynı çıtırtıyla ürperen bir serçe
hep aynı yerde karşılaşırdık tesadüf bu
birer tomurcuktuk hayatın kollarında
birer çiğ damlasıydık
bahar sabahında, gül yaprağında..
dedim ya, hiç yoktan susturuldu şarkımız
yüreğim kanıyor, ciğerim kanıyor
olmasaydı sonumuz böyle
göğsüm daralıyor yüreğim kanıyor
olmasaydı sonumuz böyle

Mavi Gözlü Dev..



O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan bir ev.
Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan evin.
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan eve.
Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliiiii
hanımeli
açan ev…...
NAzım Hikmet...

çaresiz...

Bir gün anlarsın aslında her şeyin boş olduğunu,
Şerefin, faziletin, iyiliğin güzelliğin.
Gün gelir de, sesini bir kerecik duymak için,
Vurursun başını soğuk, taş duvarlara,
Büyür gitgide incinmişliğin, kırılmışlığın
Duyarsın.
Ta derinden acısını çaresiz kalmışlığın.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.

Ümit Yaşar Oğuzcan...
 

Anladım..


Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını

kendimi bulduğumda anladım,
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım... Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat,
okuyarak,dinleyerek değil,
Bildiklerini bana neden anlatmadığını,anladım... Yüreğinde aşk olmadan geçen hergün kayıpmış,
Aşk peşinde yalınayak koştuğumda anladım...Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım... Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım...Bir insanı herhangi biri kırabilir,ama en çok sevdiği acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım...Fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım... Yalan sölemek değil,gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım... ''Sana ihtiyacım var,gel''diyebilmekmiş sevmek,
Sana ''git''dediğimde anladım... Biri sana ''git'' dediğinde,
'' kalmak istiyorum ''diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım...Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,
her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp sana sımsıkı sarıldığında anladım... Özür dilemek değil''affet beni''diye haykırmakmış pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım... Ve grurur,kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğinde sevgi bulduğumda anladım... Ölürcesine seven istemez,
umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım... Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçemeyecek kadar,
ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...


CAN YÜCEL





Hayat bizi dört işlemle sınar : Gerçeklerle çarpar !..Ayrılıklarla böler ; İnsanlıktan çıkarır ve sonunda topla kendini der...!

Attığım tüm zarlar kaybettirdi bana, hani sen benim düş/eşim'din...

keşke Yalnız Bunun İçin Sevseydim Seni...


Uzaklara doğru bir bakışın vardı,keşke yalnız bunun için sevseydim seni..
ben keşke senin o uzaklara bakan gözlerine vurgun olsaydım, keşke yalnız bu yüzden sevseydim seni. o zaman çok kolay olurdu seni maziye bırakıp gitmek herkes gibi, unutabilmek. ama yalnız bakışların değildi ki beni sana böylesine bağlayan. hem bu fiziksel bir aşk da değildi hiç bir zaman sana duyduğum. biliyorum, eğer öyle olsaydı aylardır yüzünü görmeden senin, yine seninle dolu böyle yaşayamazdım. unuturdum seni çoktan. hep başka bir şey vardı yüreğimi sana tutsak eden, hep ne olduğunu bilmediğim bir şey vardı. ne gözlerindi beni sana böylesine bağlayan, ne o tüm dertlerimi sıkıntımı alıp içimi güzelliklerle dolduran o ilk bahar sabahına benzer gülüşün, ne de cemalin, gül yüzün... sen hep herkesten farklı geldin bana. bilinmeyenli bir denklem oldun sen hayatımda, ne kadar uğraşsam da anlayamadım seni. ya sen? sen hiç anladın mı beni? belki de hiç anlamak istemedin... oysaki gözlerim bu suskun, bu korkak kelimelerimden daha çok şey anlatırdı sana. doğru ya sen benim gözlerimi belki de hiç sahici göremedin, fotoğraflara sığınmıştı eskimiş gülüşlerim. oysaki ben burda capcanlı karşındayım, gözlerimde sen varsın. keşke görebilseydin beni, keşke sevebilseydin beni...
beni eğer gerçekten tanırsan bilirsin bir şekilde; severim kelimeleri de korkarım çoğu kez, sahibinden saklarım vuslata ermiş, bir bütün cümle olmuş o kelimeleri. beni tanırsan biraz olsun bilirsin aslında kimsenin ne bakışına gönül veririm, ne de toprak olup gidecek olan bedenine. senin de "uzaklara doğru bir bakışın vardı, keşke yalnız bunun için sevebilseydim seni."
uzaklara bakan bakışların vardı, seviyordum bakışlarını. ama sende sevdiğim hiç yalnız bakışların olmamıştı. onca zamana rağmen hala bilmediğim ve 5 günlük aşklara inat hala sende olan yüreğimi sana bağlayan bir şeyler vardı sende. ve serde öyle çok söz vardı ki; korkak...
ben senin varlığını sevdim. en büyük yalnızlığımı sende yaşamış olmayı, göz yaşlarımı uğruna dökmüş olmayı, sana dair her şeyi... yüreğini sevdim en çok da ben,y üreğime dokunan o yüreğini.
sen belki de yalnızca sevilmeyi sevdin, bense en başından beri yalnızca seni. keşke seni değil de öyle uzak uzak bakışlarını sevebilseymişim, o zaman böyle yorgun düşmezdim. kolay olurdu bir çırpıda silip atabilmek ya da unutabilmek, yok edebilmek sana dair her şeyi. "seni sevmekten değil, kaybetmekten korkarım..." diyen şarkılar dinlemezdim bir de hiç.
uzaklara doğru bir bakışın vardı,keşke yalnız bunun için sevseydim seni..."
Cemal Süreya..

İstanbul..



Bu İstanbul şehri aşkın has bahçesi olmalı diye düşündü içinden.
Burada aşk sıradan bir şey olmaktan çıkıyor hayatın ta kendisi oluyordu
İstanbul ile Aşk
Birbirine en ziyade yakışan iki kelime

İskender Pala










Gözümü bağlayıp atsalar sırtımdan itip yine İstanbul’a düşerim.
Yer çekimi değil
yar çekimi derim

Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm..

Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum.! Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum.

Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.

Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı!
Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.



Küçük İskender...





AşK üStÜnE...


Bir aşk için yapabilecegin her seyi yaptığına inaniyorsan ve 

buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun.
 

Giden zaten gitmeyi kafasına koymustur ve 
yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe 
yaramayacaktır. 
Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya 
hazırdır. 
Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kusun kanadı neden beyaz degil?" diye 
bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. 
iki ucu keskin bıçaktır bu işin. 
Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. 
Bu mahkemede 
hafifletici sebepler yoktur. iyi halin cezanda indirim sağlamaz. 
Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine 
engeller koyuyorsa bu onun sorunu. 
Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu 
eksikligi bildiği halde tamamlamak için ugraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki 
onun için? 
Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar 
yaşasın. 
Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı öğreneli çok 
oldu. 
Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. 
Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kisiye bağlamadın ki.... 
Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu 
oluyorsun unuttun mu? 
Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif 
verecek sana. Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin 
kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası.... 
Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir. Yürek 
sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma;



yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru 
yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret 
günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler degil, güneşin 
çiçekleri dolduracak yüreğini......



Nazım Hikmet


           







KaRdELeN

Kardelen Güneşe aşık olur!!!Aslında hayatında güneşi hiç görmemiştir.
Çünkü bilir ki güneşi gördüğü an canından olacaktır.
Ama bu aşk içinde öyle büyür öyle büyür ki artık dayanılmaz
bir hal alır ve Allah'a dua eder,bana... bir defacıkta olsun güneşi görmeyi nasip et diye.
Ve bir gün dayanamaz Allah'ın huzuruna
çıkar ve şöyle der;
"Allahım güneşi görmem için bana izin ver."
Allah'ta ona şöyle seslenir;
"Ey kardelen bilmez misin ki sen narin bir çiçeksin ve güneşle
karşılaştığın an canından olabilirsin.İyi düşün sana 2 gün
mühlet veriyorum, ya güneş ya canın ."
Kardelen yüce rabbinin huzurundan ayrılır ve düşünür.Ama içindeki güneş sevdası adeta onu içten içe kemirir.2.günün sonunda Rabbinin huzuruna çıkar ve şöyle der;
"Bu aşk beni öyle büyüledi ki güneşi görmek için can atıyorum.
Allah'ta ona;
"Cesaretini taktir ederim ey kardelen ama bir yandan da
üzülürüm,çünkü canından olacaksın." der. ve kardelen güneşi görmenin aşkıyla tutuşurken karın üstüne çıkmaya karar verir. Tam o beyaz karın içinden kafasını
çıkardığı an güneşi görür,ama ona daha önce söylendiği gibi
canından olur.

"Eğer günün birinde aşık olursan,birini çok seversen KARDELEN gibi cesaretli ol...!!!!

neden diye soranlara...

Neden hayatında biri yok diye soranLara,: Hani bazen durakta belli bir otobü...sü beklersiniz ya on dakika, onbeş dakika, yirmi dakika beklersiniz geLmez. Bu arada başka aLternatiflerde geçer ama binmezsiniz. Nede oLsa "beklemişsinizdir o kadar" boşa gitsin istemezsiniz. Sormayın artık bana.! Herhangi biriyle değil, beklediğime “değecek” olanla devam etmeliyim bu yola!.. Durakta yaşLanmak oLsada işin ucunda...